Steve Jobs Kitabı Son Bölüm – Miras

Jobs zeki miydi? O bir dahiydi. Hayal gücü sıçrayışları içgüdüsel, beklenmedik ve zaman zaman büyülüydü. Matematikçi Mark Kac’ın büyücü dahiler dediği, zihinsel uslamlama sürecinin ötesinde sezi gerektiren parlak fikirleri durup dururken akıl ediveren insanlara bir örnekti. Bir yol bulucu gibi verileri özümseyip, rüzgârları koklayıp ileride neler yattığını sezebiliyordu. Dolayısıyla Steve Jobs zamanımızın bir yüzyıl sonra hatırlanacağı en kesin olan şirket yöneticisine dönüştü. Tarih onu panteonda Edison’la Ford’un yanına koyacak. Tamamen yenilikçi olan ürünler yaratmayı, şiirin ve mikroişlemcilerin güçlerini birleştirmeyi dönemindeki herkesten çok daha iyi başardı. Onunla çalışmayı ilham verici olduğu kadar huzursuz edici de kılabilen bir vahşilikle, dünyanın en yaratıcı şirketini inşa etti. Ve şirketin DNA’sına mükemmeliyetçiliği, hayal gücünü ve tasarıma yönelik duyarlılığı katmayı başardı; böylece bu şirket onyıllar sonra bile en çok sanatçılıkla teknolojinin kesiştiği noktada başarılı olmayı sürdürecek muhtemelen.

Ve Bir Şey Daha…
Genellikle biyografi yazarları son sözü söylerler. Ama bu bir Steve Jobs biyografisi. Her ne kadar Jobs efsanevi kontrol tutkusunu bu projeye dayatmasa da, onu tarihin sahnesine son sözlerini söylemesine izin vermeden çıkarırsam tarzını –herhangi bir durumda kendini ön plana çıkarmasını– yeterince hissettirmemiş olurum. Sohbetlerimiz sırasında, bırakacağı mirasın ne olacağını umduğu üstüne defalarca konuştu. İşte düşünceleri, kendi ağzından:

Hedefim, bünyesindeki insanları muhteşem ürünler üretmeye teşvik eden, kalıcı bir şirket inşa etmekti. Diğer her şey ikinci plandaydı. Kâr etmek elbette çok güzeldi, çünkü muhteşem ürünler üretmeyi mümkün kılan buydu. Ama hedef kâr değil, ürünlerdi. Sculley önceliklerin yerlerini değiştirdi ve para kazanmayı hedefledi. Arada ince bir fark var, ama her şeyi belirliyor: kimi işe aldığını, kimin terfi edileceğini, toplantılarda ne konuşacağını… Bazı insanlar, “Müşterilere istedikleri şeyi verin,” diyorlar. Ama benim yaklaşımım bu değil. Bizim işimiz müşterilerin ne isteyeceklerini onlardan önce bulmak. Henry Ford şöyle bir söz söylemişti sanırım: “Müşterilere ne istediklerini sorsaydım, ‘Daha hızlı bir at,’ derlerdi!” İnsanlar ne istediklerini, ancak onlara gösterdiğin zaman bilirler. Bu yüzden pazar araştırmalarına asla güvenmem. Bizim işimiz henüz sayfada olmayan şeyleri okumaktır. Polaroid’den Edwin Land beşeri bilimlerle diğer bilimlerin kesiştiği yerden bahsetmişti. Ben o yeri seviyorum. Oranın büyülü bir tarafı var. Buluşlar yapan bir sürü insan var; benim kariyerimin en önemli yönü bu değil. İnsanların Apple’ı benimsemelerinin sebebi, icatlarımızda derin bir insani boyutun bulunması. Bence büyük sanatçılarla büyük mühendisler birbirlerine benziyorlar; kendilerini ifade etmek istiyorlar. Aslında orijinal Mac’in üstünde çalışan en iyi mühendislerden bazıları amatör şair ve müzisyenlerdi. Yetmişli yıllarda bilgisayarlar insanların yaratıcılıklarını ifade etmelerinin bir yoluna dönüştü. Leonardo da Vinci ve Michelangelo gibi büyük sanatçılar da bilimde gayet iyiydiler. Michelangelo sadece heykeltıraşlıktan değil, taş madenciliğinden de epey anlıyordu.
İnsanlar bize bir şeyleri onların yerine entegre etmemiz için para ödüyorlar, çünkü sürekli bu işe kafa yoracak zamanları yok. Muhteşem ürünler üretme tutkun had safhadaysa, seni entegrasyona, donanımınla yazılımını ve içerik yönetimini birbiriyle ilişkilendirmeye yöneltir. Çığır açmak istersin ve bunu bizzat yapmak zorundasındır. Ürünlerinin diğer donanımlara ya da yazılımlara açık olmasına izin vermek istiyorsan, vizyonundan biraz feragat etmen gerekir. Geçmişte Silikon Vadisi’nde örnek teşkil eden şirketler oldu çeşitli zamanlarda. Hewlett-Packard uzun süre öyleydi. Sonra, yarı iletken döneminde, Fairchild’la Intel öyleydiler. Bence Apple da bir süre öyleydi ama sonra geri plana düştü. Günümüzdeyse bence Apple’la Google öyleler –Apple biraz daha önde. Bence Apple zaman testini geçti. Epeydir ortalıkta, ama hâlâ gidişatı belirliyor. Microsoft’a taş atmak kolay. Egemenliklerini yitirdikleri ortada. Önemsizleştiler büyük ölçüde. Yine de yaptıkları şeyi takdir ediyorum; ne kadar zor olduğunu biliyorum. İşin ticari boyutunda çok iyiydiler. Ürünler konusunda gözlerini yeterince yukarı dikmediler asla. Bill bir ürün adamıymış gibi yapmaktan hoşlanıyor; ama öyle değil. O bir iş adamı. İş hayatında kazanmayı muhteşem ürünler üretmekten daha çok önemsiyordu. Sonunda dünyanın en zengin adamı oldu, hedefi buysa başardı. Ama benim hedefim bu değildi asla ve onun hedefi gerçekten bu muydu diye merak ediyorum. Kurduğu şirketi takdir ediyorum –etkileyici bir şirket– ve onunla çalışmaktan keyif aldım. Zeki biri ve aslında iyi bir espri anlayışı var. Ama Microsoft’un DNA’sında beşeri bilimler ve liberal sanatlar olmadı asla. Mac’i gördüklerinde bile doğru dürüst kopyalayamadılar. Onu tamamen anlayamadılar. IBM ve Microsoft gibi şirketlerin neden gerilediklerine dair bir teorim var. Şirket muhteşem bir iş çıkarıyor, bir alana yenilik getiriyor ve tekel ya da ona yakın bir şey kuruyor, sonra da ürünün kalitesi önemsizleşiyor. Şirket muhteşem satış görevlilerine değer vermeye başlıyor, çünkü gelirleri ürün mühendisleri ve tasarımcılar değil, onlar arttırabilirler. Dolayısıyla sonunda şirketi satış görevlileri yönetmeye başlıyor. John Akers IBM’de zeki, ağzı iyi laf yapan, harika bir satış görevlisiydi, ama ürünü hiç tanımıyordu. Aynı şey Xerox’ta da oldu. Şirketi satış görevlileri yönetirse ürün adamlarının çok önemi kalmaz ve çoğu şevklerini yitirirler. Sculley gelince Apple’da olan buydu, ki benim hatamdı; Ballmer Microsoft’un başına geçince de aynı şey oldu. Apple şanslıydı ve düzeldi, ama Ballmer başta olduğu sürece Microsoft’ta bir şey değişmez bence. Aslında tek istedikleri iyi bir başlangıç yapıp sonra da şirketi satmak ya da halka açmak, böylece parsayı toplayıp gitmek olan insanların kendilerine “girişimci” demelerinden nefret ediyorum. Onlar gerçek bir şirket inşa etmek için uğraşmak istemiyorlar, ki ticaret hayatındaki en zor iştir bu. Ama gerçekten bir katkıda bulunmanın ve senden önceki insanların mirasına ekleme yapmanın yolu budur. Şimdiden sonra bir iki kuşak boyunca ayakta kalacak bir şirket inşa edersin. Walt Disney’in, Hewlett’la Packard’ın, Intel’i kuran insanların yaptıkları buydu. Amaçları sadece para kazanmak değildi, kalıcı bir şirket kurmaktı. Ben de Apple’ın kalıcı olmasını istiyorum. İnsanlara çok kaba davrandığımı düşünmüyorum, ama bir şey berbatsa yüzlerine söylerim. Benim işim dürüst olmak. Neden bahsettiğimi biliyorum ve genellikle haklı çıkarım. İşte böyle bir kültür yaratmaya çalıştım. Birbirimize karşı gayet dürüstüz; herkes bana saçmaladığımı söyleyebilir, ben de onlara söyleyebilirim. Şiddetli tartışmalarımız oldu, birbirimize bağırdığımız oldu ve bunlar en çok eğlendiğim zamanlar arasındaydı. Herkesin karşısında hiç çekinmeden, “Ron, şu mağaza bok gibi görünüyor,” diyebiliyorum. Veya bir ürünün mühendisliğinden sorumlu kişinin karşısında, “Tanrı’m, bunun mühendisliğinde cidden çuvallamışız,” diyebilirim. O odada bulunmanın koşulu bu: Süper dürüst olabilmelisin. Belki daha iyi bir yöntem vardır –bir centilmenler kulübü kurup kravat takmak, ve birbirimizle Brahma rahipleri gibi gayet kibarca, üstü kapalı konuşmak da bir yöntemdir. Ama ben bu yöntemi bilmiyorum, çünkü California’da orta direk bir ailede yetiştim. İnsanlara sert, muhtemelen gereğinden fazla sert davrandığım oldu. Reed’in altı yaşındayken bir gün okuldan geldiğini hatırlıyorum; o gün birini işten kovmuştum ve o insanın işini kaybettiğini ailesine ve en küçük oğluna söylemesinin nasıl bir şey olduğunu hayal etmeye çalıştım. Zordu. Ama birinin onu kovması gerekiyordu. Ekibin kusursuz olmasını sağlamanın benim işim olduğunu düşündüm hep; bunu benden başka yapacak kimse yoktu. Sürekli yenilikçi olmaya çalışmak gerekiyor. Dylan hep protest şarkılar söyleseydi muhtemelen tonla para kazanırdı, ama bunu yapmadı. İlerlemesi gerekiyordu ve bunu yapınca, 1965’te elektrogitara geçince bir sürü insanı kendinden soğuttu. 1966’daki Avrupa turnesi en iyi turnesiydi. Sahneye çıkıp akustik gitar çalıyordu ve seyirciler ona bayılıyordu. Sonra ileride The Band’i kuracak elemanları çağırıyordu ve elektrogitar çalıyorlardı; seyircilerin yuhaladığı oluyordu. Bir keresinde tam “Like a Rolling Stone”u söyleyecekken seyircilerden biri, “Hain!” diye bağırdı. Bunun üzerine Dylan “Çok yüksek sesle çalın!” dedi. Ve öyle yaptılar. The Beatles da öyleydi. Sürekli evriliyorlardı; ilerliyor, sanatlarını geliştiriyorlardı. Ben de bunu yapmaya çalıştım hep – ilerlemeyi sürdürmeye. Yoksa, Dylan’ın dediği gibi, doğmakla meşgul değilsen ölmekle meşgulsündür. Beni motive eden neydi? Bence yaratıcı insanların çoğu, bizden önceki insanların çalışmalarından faydalanabildikleri için minnettar olduklarını ifade etmek isterler. Ben kullandığım dili ya da matematiği icat etmedim. Tükettiğim besinlerin çok azını üretiyorum, giysilerimin hiçbirini ben yapmıyorum. Yaptığım her şey türümüzün diğer üyelerinin yaptıklarına ve üzerinde durduğumuz omuzlara bağlı. Ve çoğumuz türümüze bir şeyler sunarak karşılık vermek ve akıntıya bir şeyler katmak istiyoruz. Mesele bildiğimiz yolla yeni bir şeyler ifade etmeye çalışmak –çünkü Bob Dylan şarkıları besteleyemeyiz, Tom Stoppard piyesleri yazamayız. Sahip olduğumuz yetenekleri derin duygularımızı ifade etmekte, bizden önce insanlığa katkıda bulunmuş kişilere minnettarlığımızı göstermekte ve o akıntıya bir şeyler katmakta kullanmak isteriz. Beni motive eden buydu.

Koda
Jobs güneşli bir ikindi vakti evinin arka bahçesinde oturuyordu. Kendini iyi hissetmiyor, ölümü düşünüyordu. Neredeyse kırk yıl önce Hindistan’da yaşadıklarından, Budizm mesaisinden, reenkarnasyon ve spiritüel aşkınlıkla ilgili fikirlerinden bahsetti.
“Tanrı’nın var olma ihtimali yüzde elli civarında bence,” dedi. “Varoluşumuzda görünenin ötesinde bir şeyler olması gerektiğini hissettim hep.” Şimdi ölümle karşı karşıya olduğu için öbür dünyaya inanmayı daha çok istiyor olabileceğini itiraf etti. “Ölümden sonra insanın bir parçasının varlığını sürdürdüğünü düşünmek hoşuma gidiyor,” dedi. “Onca deneyimi biriktirdikten sonra, belki biraz da bilgeliğe ulaştıktan sonra, bütün bunların yok olduğunu düşünmek tuhaf. Yani ölümden sonra bir şeylerin sürdüğüne, en azından bilincin sürdüğüne inanmayı cidden istiyorum.” Çok uzun süre sessiz kaldı. “Ama öte yandan, belki de açma kapama düğmesi gibidir,” dedi. “Tık diye gidiveriyorsundur.” Sonra tekrar duraksayıp hafifçe gülümsedi. “Belki de bu yüzden Apple cihazlarına açma kapama düğmeleri koymaktan hoşlanmadım hiç.”

~Son~

 

Reklamlar